Avrupa'ya Göçü Kutlamak mı?

Köşe Yazıları / Melih Can Kalender

Avrupa'ya Göçü Kutlamak mı?

Önce “kutlama” sözcüğünü hangi anlamlarda kullandığımızı hatırlayalım. Bir anlamı  şöyle: “Herhangi bir mutlu olgudan dolayı duyulan sevinci, o olguya erişen kişiye (ya da kişilere) söz, yazı ya da armağanla anlatmak.” Son zamanlarda “Almanya'ya Türkiye'den işgücü göçünün 50'nci yılını kutlamak”tan söz edenlerle karşılaşıyoruz sık sık. Resmi ağızlardan da duyuyoruz bunu. Konuyla ilgili yayınlarda sürekli karşımıza çıkıyor. Burada “kutlama”dan söz edenler, eğer bunu bilinçli olarak yapıyorlarsa, kavramın yukarıdaki anlamını kastetmiyorlardır elbette. Çünkü ortada “mutlu bir olgu” yok.

Onlar için kavramın ikinci anlamı  biraz daha uygun.

Şöyle: “Önemli bir olayın gerçekleşmesinin yıldönümü nedeniyle tören yapmak.”

Türkiye'den Almanya'ya işgücü  göçünün başlaması gerçekten de “önemli bir olay”. Hem Türkiye ve Türkler için, hem de Almanya ve Almanlar için.

Ama bir “kutlama”dan söz etmek yine de uygun değil. Orada yazılı değil, ama sözkonusu “önemli olay”ın “törenle kutlanması” için “coşku” ve  “sevinç” ya da “övünç” ve “kıvanç” da içermesi gerekiyor.

Böyle bir durum da sözkonusu değil.

Ne Türkler ve Türkiye açısından.. Ne de Almanlar ve Almanya açısından..

İş ve aş bulmak üzere binlerce kilometre uzaktaki bir başka coğrafyaya milyonlarca evladını göndermiş bir ülke açısından “kutlanacak” bir durum olamaz.

İş ve aş bulmak üzere Almanya'ya gelen, bu ülkeye yerleşenler için de uygun değil bu kavram. Türkler bu ülkede mutlu değiller. Çok sayıda üniversite mezunu genç, bu nedenle Almanya'ya sırtlarını dönüp, Türkiye'ye yerleşmeye niyetli.

Alman tarafına gelince...

Özellikle son yıllardaki “entegrasyon” tartışmaları, Almanların büyük çoğunluğunun da bu ülkedeki Türkiye kökenli toplumdan pek haz almadığını gösterdi. Devlet ve medya için de geçerli bu.

Toplumun, devletin ve medyanın büyük bir bölümü, Türkleri sorunlu, sevimsiz, uyumsuz, tehlikeli olarak görüyor, gösteriyor.

O halde Türkiye'den Almanya'ya göçün 50'nci yılının kutlanması mümkün değil.

Bir taraf açısından kutlanacak bir durum yok.

Diğer tarafın da kutlamaya niyeti yok...

Kutlanmasın. Ama burada yine de önemli ve çeşitli boyutlarıyla ele alınması gereken büyük bir toplumsal olayın yıldönümü sözkonusu. Zaten öyle olduğu için de birçok kurum ve kuruluş, bu yıldönümünü konu alan çeşitli etkinlikler düzenliyor.  Göçün 50'nci yıldönümüyle ilgili bu etkinliklerin büyük bölümü, göçün neden ve nasıl başladığını, neden bugünkü durumun yaşandığını anlayabilmek ve bu ülkedeki geleceğin zorluklarına hazır olmak için önemli.

İşte o nedenle burada göçün neden ve nasıl başladığı konusundaki bilgilerimizi tazeliyoruz.

„Almanya'da sekiz bin Türk işçisi çalışıyor”.

Hürriyet gazetesinin 17 Şubat 1961 tarihli birinci sayfasında yer alan haberin başlığı böyle. Haber ayrıca 27 Mayıs askeri darbesinden sonra Almanya'ya çalışmak üzere giden Türk işçilerinin sayısı üç bini bulduğu da belirtiliyor. Diğerleri de daha önceki yıllarda Almanya'ya bir yolunu bulup gelenlerden oluşuyormuş. O dönemler Türkiye'den Almanya'ya gitmek vize gerekmiyordu. 1961 askeri darbesinden sonra hazırlanan yeni anayasa, vatandaşlara seyahat hürriyetini önemsiyordu.     O günlerde Almanya'ya gelmiş olan birkaç bin Türk'ün bir bölümü işte bu seyahat hürriyetini ciddiye almış olanlardan oluşuyordu. .

Üstelik Türkiye'deki hükümetler de bu durumu olumlu buluyordu. Onlara göre böylece bir taşla birkaç kuş vurulmuş olacaktı. Bir yandan ihtiyaç fazlası işgücünün iş piyasasına yapacağı baskıdan kurtulunmuş olunacak,  bir yandan da bu işçilerin göndereceği dövizler, bütçe açıklarının kapatılması için önemli bir kaynak oluşturacaktı.

Tabii o dönemlerde kimse yurtdışına giden işçilerin, gittiklere yerlere yerleşip, göçmen ve o ülke toplumlarının iyi – kötü bir parçası olacaklarını  öngörmüyordu. Aksine, Türkiye'deki bürokratlar ve hükümet, Almanya'ya işçi olarak gidenlerin birkaç yıl sonra, gelişmiş bir sanayi toplumunun yaşam deneyimi, bilgi birikimi ve hatta “know how”uyla geri döneceklerini umuyorlardı.

Göç, 1961'den önce zaten başlamıştı!

Bazı maceraperestler, büyük işgücü sıkıntısı çeken ve açığını kapatmak için 1950'li yılların ortalarından itibaren Güney Avrupa'dan, önce İtalya, sonra Yunanistan, sonra da İspanya'dan işçi ithaline başlamış olan Almanya'da, fazla zorlukla karşılaşmadan yeni bir yaşama adım atabilmişti. Bazıları da işgücü sıkıntısının farkına varıp, bundan para kazanmayı hedefleyen özel aracılar aracılığıyla Almanya'daydı. Bir de resmi yollardan gelenler vardı. Meslek eğitimi programları çerçevesinde Türkiye'den Almanya'ya 1957'den itibaren yüzlerce kişi gönderilmişti.

Daha göç resmen başlatıldığında Federal Almanya Cumhuriyeti'ndeki Türklerin sayısı binlerle açıklanıyordu. Sonra adına “göç” denilen işgücü  ithali, resmen 1961'de başladı. Almanya, 30 Ekim 1961'de iki ülke arasında imzalanan işgücü mübadele anlaşmasıyla, Türkiye'den işçi almaya başladı.

Anlaşmanın 1 Eylül'den itibaren geçerli olduğu kabul edilmişti.

Almanya'ya Türkiye'den işçi göçü  sözkonusu anlaşmayla kısa sürede büyük patlama gösterdi. Binlerce, yüzbinlerce insanımız “gurbetçi” olarak geleceğini Almanya'da çalışarak kurmak için yollara döküldü.

Almanya'nın güçlü kuvvetli, sağlıklı işçilere ihtiyacı vardı.

Kimse gelenlerin bu ülkeye sürekli yerleşmesini istemiyordu.

Ne gelenler, ne onları gönderenler,

ne de ev sahipleri.

Ancak savaş sonrası toparlanma dönemindeki Almanya'nın işgücü ihtiyacını karşılayabilmesinin tek yolu işgücü ithaliydi. Savaşta ülkenin ihtiyaç duyduğu erkek işgücünün önemli bir bölümü imha olmuştu. Binlercesi halen esir kamplarındaydı. Üstelik yeni kurulan NATO'ya Federal Almanya da üye olarak alınmış ve Almanların yeniden ordu kurmasına izin çıkmıştı. Yani çalışabilecek durumda olan erkek nüfusun bir bölümü de silah altına alınmıştı.

Bir de sosyalist Doğu Almanya'nın batıya kaçışı önlemek için Berlin'de inşaa ettiği duvar, önemli bir işgücü kaynağını da kurutmuştu.

Almanya'nın hızla büyüyen ekonomisinin ihtiyacını karşılayacak işgücünü ülkenin kendi insanlarının karşılaması mümkün değildi.

Daha 1953'lerden itibaren, Almanya'ya dışarıdan işgücü getirilmesi yönünde planlar yapılıyordu.

Bu planlar hayata geçirildi.

50'li, 60'lı yıllarda hem Türkiye'den, hem de diğer ülkelerden yüzbinlerce işçi ithal edildi.

Gelenler önce “bekar işçi” olarak geldiler. Bu ülkede kalmaları istenmiyordu. Ancak ortam, onların bir-iki yıllık kalma planlarını değiştirmelerine uygundu. Süresi biten sözleşmeler de uzatılıyordu. İthal işçilerin Almanya'ya yerleşmeleri adeta teşvik ediliyordu. Onlar da yerleştiler. Türkiye'de bıraktıkları ailelerini getirmeye başladılar. Almanya'da çocuk, torun sahibi oldular. Bu ülkedeki i Türk nüfusu kısa sürede büyük patlama gösterdi. 1973'te Türkiye'den işçi alımı resmen durduruluncaya kadar bu ülkedeki Türklerin sayısı 1 milyonu bulmuştu. 1973'ten itibaren göç yavaşladı. Ancak aile birleşimi ve 1980'deki askeri darbeyi takip eden siyasal sığınmacı akımı Almanya'daki Türk nüfusunda artışın sürekli olmasını sağladı.

Bugün Almanya'da bir bölümü  bu ülkeye 50 yıl önce gelip, yerleşen ve dört kuşaktır burada yaşayan, Türkiye kökenli 3 milyon insan yaşıyor.

Bir bölümü artık Alman vatandaşı olmuş, bu toplumla kaynaşmış, büyük bir bölümü Alman vatandaşı olmadan toplumun bir parçası olabilmiş, bir bölümü ise kaynaşmaya, bütünleşmeye  direniyor. Bir bölümü de çeşitli nedenlerle kaynaşamıyor....

Hepsinin ortak özelliği artık bu ülkede kalıcı olmaları.

Artık gubetçi değiller. Misafir işçi de değiller.

Bu ülkenin bir parçası onlar.

Benzeri göç hareketlerinde gözlenen süreçleri yaşayarak, bugünlere gelmiş durumdalar. İçlerinden Alman çoğunluğa yön verme hedefli politikacılar, devlet adamları  – kadınları da çıkıyor.

İş dünyasında Türk kökenli liderler artık istisna değil. Binlercesi kendi işyerleri kurarak serbest girişimci olarak şansını deniyor. Çok başarılı olanlar da var. Binlerce kişinin iş bulabildiği işyerleri bunlar. Ülke ekonomisine milyonlarca euroluk katkıda bulunan girişimler... .

Kültür ve sanat yaşamında öncü  konuma ulaşanlar var.

Ama sorunlar da var.

Eğitimsizlik, şiddete yatkınlık, aile içi şiddet, organize suçlar, işsizlik, yoksulluk yaygın.

Birileri de yaşanan ekonomik, sosyal sorunların mutsuz kıldığı topluma, olumsuzlukların sorumlusu olarak onları göstermeye çalışıyor.

Türkler, 50 yıl önce çalışmak üzere çağrıldıkları, davet edildikleri bu ülkede sevilmiyorlar, istenmiyorlar. Geçmişte istendikleri, hem de çok istendikleri dönemler olmuştu.  Varlıklarıyla, kültürel yaşamlarıyla, mutfaklarıyla bu ülkeyi zengileştirdiklerinin kabul edildiği dönemlerde de yaşandı. Artık o günler çok geride kaldı.

Gizli, açık ırkçılığa hedef oldular, oluyorlar. Katliam gibi saldırılara da.

Evlerinde uyurlarken yakılıp, öldürüldüler. Sokaklarda dövülerek öldürülenler olmuştu.

Ama uyumsuz bir toplum olarak gösterilerek, daha büyük bir saldırıya hedef oluyorlar.

Örneğin Türkleri sorun olarak gösteren ve üstelik buna genetik gerçekçeler bulan bir maliyecinin sözde bilimsel kitabı, birkaç ay içinde yüzbinlerce satabiliyor. Üstelik kısa bir süre öncesine kadar bu adam,  Türklere en yakın görünen ve içinde çok sayıda Türk'ün aktif olarak çalıştığı, Türklerin en çok oy verdiği bir partinin önde gelen isimleri arasında yer alıyordu. Hala da o partinin üyesi.

İş bu nedenle Almanya'ya Türkiye'den işgücü göçünün 50 yılının bilançosu hüzün veriyor.

50 yılda varılan durakta hüzün egemen.

O halde kutlanacak bir şey yok.

Ertuğrul Altınel - Emirdağ Huzurevi Emekli Müdürü

  • Güncelleme: 14.02.2011 22:11
  • Okunma: 5234

Yorumlar (1)Yorum Yap

  • fali edeer

    yureyine saglik amca