Emirdağ'da Abdal Geleneği

Emirdağ / Kültür

Emirdağ'da Abdal Geleneği

Abdâl geleneğinin doğru anlaşılması için, halk arasında değişik anlamların yüklendiği abdâl kelimesinin üzerinde özellikle durmak gerekiyor. Çünkü, abdâl geleneğine mensup tüm sanatçıların sanatçı kimliklerinin oluşmasında abdâllara mensup olmalarının ağırlıklı bir rolü vardır. Söz konusu renkli ve zengin Abdâl/Türkmen musıki geleneğinin de doğru tanımlanması için abdâl kavramı üzerine ayrıntılı bilgiler verilmeye çalışılacaktır.

Türkçe sözlüklerde "eskiden bazı gezgin dervişlere verilen ad"1 olarak geçen abdâl kelimesi Arapça'da, ikisi de "karşılık, birinin yerine geçen" manasına gelen bedel ve bedil kelimelerinin çoğulu olmakla birlikte, zamanla Farsça ve Türkçe'de tekil manasında kullanılmış ve Farsça'da abdâlân, Türkçe'de abdâllar şekilde çoğul yapılmış; ayrıca tasavvuf terminolojisinde abdâlla birlikte, aynı manada olmak üzere budelâ kelimesi de kullanılmıştır.2

Abdâl tâbirinin, İran'da XII.- XIV. yüzyıllardan başlayarak derviş manasında kullanıldığı edebi metinlerde görülürken, XV. yüzyılda kelimenin "meczup, divâne manasına geldiği görülmektedir. Abdâl, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda daha ziyade "serseri" ve "dilenci derviş" manasında kullanılmıştır.

Abdâl tabiri, Anadolu Türkleri arasında İran'dan daha çok yaygındır. XIV. yüzyıla ait edebi vesikalardan anlaşıldığına göre, bu yüzyılın başlarından itibaren Anadolu'da abdâl lâkaplı dervişlerin çoğaldığı görülmektedir. Abdâl Mûsa'da olduğu gibi abdâl lâkabı bazan ismin başına, Kumral Abdâl'da olduğu gibi bazan da sonuna gelmektedir.

Anadolu Abdâlları, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda gaziler (veya alp-erenler), ahîler ve bâcıyân-ı Rûm ile birlikle büyük hizmetleri görülen dördüncü sosyal zümredir. Abdâlân-ı Rûm, Âşıkpaşazâde'nin sözünü ettiği heterodoks (Râfizi) dervişlerdir. Şâir Vâhîdî, 1522'de tamamladığı Hâce-i Cihân ve Netice-i Cân adlı eserinde Anadolu Abdâllarını, Kalenderler ve Haydariler arasında mühim ve ayrı bir zümre olarak göstermiştir. O'nun verdiği bilgiye göre bunlar sırtlarında bir tennûre, âdeta yarı çıplak dolaşır, yalınayak ve başları açık gezerlerdi. Bellerinde yün örgü bir kuşak, omuzlarında Ebû Mûslim nacağı, ellerinde Baba şûcâ çomağı, kav, çakmak ve iki cür'adân, tahtadan bir sarı kaşık ve keşkül vardı. Vücutlarında yanık yerleri, dövme zülfikâr resimleri veya Hz.Ali'nin ismi, pazularında yılan şekilleri yer alır, ellerinde tef, kudüm, boynuz gibi mûsiki aletleri bulunurdu. Osman Baba'yı ve Baba Şûcâ'ı tarikatın büyükleri olarak tanırlar, Muharrem ayında Kerbelâ şehitlerinin matemini tutarlardı3.

Anadolu'nun birçok yerinde varlığı görülen ve Anadolu'nun Türkleşmesinde önemli rol oynayan abdâllar, kendilerine "Seyyid Gazi Yetimleri" adını verirler ve Eskişehir'deki Seyyid Gazi Tekkesi merkezleri olarak bilinir. Abdâl zümresinin çoğu Alevî'dir. Oniki imamı kabul eder, tevellâ ve teberrâ esaslarına bağlı oldukları tenasûh ve devir nazariyelerine inandıkları görülür. Abdâlların giydikleri tennûreye Hacı Bektaş tennûresi denmesi nedeni ile abdâlların arasında Hacı Bektaş'ın önemli bir yeri olduğu düşünülebilir. Ancak XV, XVI. Yüzyılda abdâlların akide ve erkân bakımından Bektaşîlik'ten ayrı oldukları görülmektedir.

Fuad Köprülü, çalışmasında XVI. Yüzyıla ait Risâle-i Ta'rîfât adlı eserin şairi Fakirî'nin şiirlerinde Işık sözü ile Seyyid Gazi Abdâllarından söz ettiğini, ancak eserde abdâl zümresinden ayrı olarak bahsedilmediğini, ama Kalenderler ve Hayderîler için abdâl teriminin kullanıldığını açıklıyor. Fakirî'den başka Tezkireci Lâtifî ile Âşık Çelebi'nin eserlerinde abdâllardan sözettiğini ve onlarla ilgili bilgiler verdiğini belirtiyor. Âşık Çelebi'nin abdâllar arasında yetişen şairlerin "Yetîmî", "Hüseynî" gibi mahlaslar kullandıklarını, Kerbelâ'yı ziyaret ettiklerini, Alevî akidelerine uyduklarını, XV. Yüzyılda Rumeli'de çoğaldıklarını, büyüklerine de "Dede" ünvanının verildiğini açıkladığını söylüyor4
Ancak kendilerine Seyyid Gazi Tekkesini merkez olarak kabul eden abdâllar, zamanla şeriat hükümlerinden uzaklaşmış, Osmanlı yönetiminin kurallarına uymamaya başlamış, halkın yaşayışıyla alay etmeye, kudümler, boynuzlar çalarak sokaklarda dolaşmaya başlamışlardır. Tüm bunlardan rahatsız olan Kanunî Sultan Süleyman, İran seferinden döndükten sonra Seyyid Gazi Tekkesini abdâllardan temizletmiş; bazı abdâlları buradan uzaklaştırmış, bazılarını Kütahya kalesine hapsetmiş, halkın şahitliği ile zararsız olduğu söylenen abdâllar da serbest bırakılmıştır. Sadece Seyyid Gazi Tekkesi değil, Anadolu ve Rumeli'deki birçok "Işık tekkesi" ve zümreleri de sıkı denetim altına alınmıştır.

Fuad Köprülü tarafından incelenen kaynaklardan, 980 (M.1572) tarihli bir vesikada; Seyyid Gazi Tekkesinin Işık'lar tarafından tekrar kullanılmaya başlandığının açıklandığı, tekkenin tamir edilmesi, medreseye dönüştürülen bu tekkedeki öğrencilerle hoş geçinilmesi, beş vakit namaza devam edilmesi, çıplak gezilmemesi gibi şartlarla Işık'ların tekkeye yerleşmelerinin kabul edildiği belirtilmektedir.5

Yapılan araştırmalar, abdâl teriminin bu yıllarda yerini Işık'a bıraktığı; Abdâl, Kalender, Bektaşî tabirlerinin yerine Işık teriminin kullanıldığını gösteriyor. Bu da XVI. Yüzyılda Bektaşîliğin ve Hacı Bektaş tesirlerinin abdâllar arasında ne kadar etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bu düşünceyi güçlendirecek bir başka kayıt da Katip Çelebi'nin Seyyid Gazi Tekkesi ile Hüseyin Gazi ve Yakup Tekkelerinin Bektaşî Abdâllarına mahsus olduğunu söylemesi, aynı şekilde Evliya Çelebi'nin bu tekkeleri Bektaşî Tekkeleri olarak kabul etmesidir. Bu durum, XVII. yüzyılda Bektaşîliğin kendi kanatları altına bir çok zümreyi alıp, genişlediğini göstermektedir. XVIII. Yüzyılda artık Bektaşî Abdâlları tabiri kullanılmaya başlamıştır. Köprülü, bu düşünceyi, Şeyh Galib'in bir manzumesi ve Esat Efendi'nin Üss-i Zafer adlı eserinde, Baba veya Abdâl lâkabını taşıyan tekke ve türbelerin Bektaşî velilerine has olduğunu ve Bektaşîler tarafından kullanıldığını söyleyerek doğrulamaktadır6.

Ülkemizde abdâl terimi ve bu terimin kullanılışını, tasavvuf, dini ve içtimai tarih ile etnoğrafya ve tarih yönleriyle ele alıp; ilk ve en geniş çalışmayı yapan kişi, halk edebiyatının en ünlü araştırmacısı, M.Fuad Köprülü'dür.

Köprülü, araştırmasında sadece sözcüğün dilimize geldiği İran ve Arap sahasıyla yetinmemiş, ayrıca yabancı araştırmacıların da düşünce ve bilgilerine yer vermiştir. Çalışmalarında, Spanduginu'nun Türkiye'de "Edhemîler, İshâkiler, Kalenderler, Dervişler, Torlaklar" olmak üzere çeşitli tarikatlardan bahsettiği, Sansovina ve Menavino'nun ise bu tarikatları "Camîler, Kalenderler, Dervişler, Torlaklar" olarak adlandırdığını belirtmiştir. Bu yabancı araştırmacıların bilgileri arasında bazı farklar bulunmaktadır. Örneğin, Spanduginu en büyük tarikat olarak gösterdiği Torlaki tarikatının XIV. Yüzyılda Nesimi tarafından kurulduğu, II. Beyazıt'a yapılan suikastın bir Torlak tarafından gerçekleştirildiğini söylerken; Sansovino, Nesimi'yi Kalenderlerin piri olarak gösterir ve bu suikastın Dervişler zümresinde mensup biri tarafından yapıldığını açıklar. Aynı olayla ilgili olarak Osmanlı tarihlerinde, II.Beyazıt'ı öldürmek isteyen dervişin, Hayderi dervişi olduğu belirtilir. Daha sonra da bu suikastın Kalender şekline girmiş bir serseri tarafından yapıldığı açıklanır. Köprülü'ye göre, bu olayda suikastçının ifadesinde "Torlak, derviş, hayderi, kalender, ışık" tabirlerinin kullanılışı; benzer tarikat mensuplarına verilen adlar, Anadolu'daki kaynaklarda birbirinin yerine geçtiği gibi, Batılı araştırmacıların kaynaklarında da birbirinin yerine kullanılmaktadır. Aynı zamanda, bu kaynaklarda Abdâllardan söz edilemez; ancak Spandugni'nun söz ettiği Torlaklar, "Işık" teriminin yerinde kullanılması ve Işıkların giyim, kuşam, görünüş ve hareketlerinin Abdâllarla aynı olması, Torlakların diğer zümrelerden kalabalık olması; aynı dönemde Rum Abdâllarının da en kalabalık zümre olarak kabul edilmesi gibi nedenlerle Rum Abdâlları olarak kabul edilebilir7.

Bu noktada, halk yaşantısında sıradan olan olaylar arasında bulunan bir davranışın zamanla masallarda, efsanelerde, şiirlerde kullanılan bir motif oluşuna da değinmek gerekir. Dervişlerin ellerinde bir ayna tutarak, herkese bu aynayı göstermeleri, bununla insanları alçak gönüllü olup, nefse hakim olmaya çağırdıkları, sonra ellerinde elma veya portakal gezdirerek, halka verip, ardından sadaka aldıkları biliniyor. Bu âdetin bir Osmanlı şairinin "Mağrıb'da bir kalender ayine tutmuş âya" dizesinde ve birçok Türk masalında bir dervişin hükümdara veya herhangi bir kişiye bir elma vermesi, çocuğu olmayan kadının o elmayı yiyerek hamile kalması motifi olarak karşımıza çıktığı görülmektedir8.
Yine yabancı araştırmacıların bu dervişlerin gelecekleri ve giyim yaşantılarıyla ilgili olarak verdikleri bilgilerde, Rum Abdâllarının giyim, adet ve yaşantılarıyla paralellik göstermektedir. Bu kaynaklarda Anadolu'nun her yerinde tekkeleri olduğu, buralarda kendileri yaşadığı gibi yolcuları, zor durumda olanları ve misafirleri ağırladıkları Anadolu'da büyük fetihler yaptığına inandıkları Seyit Battal'ın Tekkesinin asıl büyük tekke olduğu, yılda bir kez bütün dervişlerin orada toplandıkları, yedi gün ayin yaptıkları, Büyük Şeyhlerine "babaların babası" "Assambaba" dedikleri, aralarında tahsilli müritlerin bulunduğu, onların dizlerine kadar beyaz elbise giyip, gördüklerini yazıp, şeyhlerine verdikleri, Cuma günü tekkeden uzak olmayan bir çimenlikte ziyafet yaptıkları, yemekten sonra dua edip, etraftan topladıkları çeşitli otları özellikle afyonu önce Baba'nın sonra diğerlerinin yediği, kitap okuyup, odunları yakarak oluşturdukları ateşin etrafında dans edip, ilahiler okudukları, vücutlarına bıçakla yaralar yaptıkları, bayramın son gününde dümbelek çalarak, sokaklarda yürüdükleri, rastladıklarından sadaka istedikleri anlatılır.
Yine bu kaynaklarda, bu dervişlerin zamanla Bektaşî zümresinin içine karıştıkları belirtilmektedir9.

Bu bilgilerin ardından; XIV. Yüzyıldan itibaren Anadolu'da yaşayan Abdâl lakaplı şeyhler ve Abdâllar-yahut Işıklar- denilen derviş zümreleri, âdetleri, yaşayışları, ayinleri, giyimleri ve inanışları yönünden Şii ve Alevî bir zümre olarak kabul edilebilir. Önceleri kendi başlarına, köylerde varlıkları görülen, gezerek yaşayan bu Abdâllar, Hacı Bektaşî Veli'yi sayıp, sevmekle beraber, Bektaşî değillerdi. Ancak Anadolu'da XV., XVI., XVII.yüzyılda İran Safevi devletinin etkisi, Yeniçeri ocağının büyük nüfuzu altında varlığını sürdüren Bektaşî'lerin gücü ve diğer tarikatları temsilen Bektaşî'lerin kabul edilmesi, özellikle XVII. ve XVIII. Yüzyılda Abdâl tekkeleri ile zümrelerinin Bektaşî'liğe katılması ve onların bünyesinde erimelerine sebep oldu. Fakat bazı Abdâllar, Bektaşîlikten uzak durarak, köylerdeki Alevîlerle birleşti. Bazıları ise cemaat halinde köyler kurarak yaşadılar. Diğerlerinin ise, kızılbaş obaları gibi göçebe yaşadıkları tahmin edilmektedir.

Abdâl zümresinin çeşitli yönlerden açıklanmasının ardından, bir de tarihi gelişimini gözler önüne sermek gerekir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşuyla beraber Anadolu'da yaşayan Türkler arasında çeşitli dini farklılıklar gözleniyordu. Anadolu'nun büyük kasaba ve şehirlerinde yaşayanlar, Selçuklular gibi İslamî kurallara sıkı sıkıya bağlı islamî tarikatlara katılıyorlardı. Önceleri Gazali'nin düşünceleri, sonra tasavvufî hareketler, tasavvuf tarikatları, Mevlevîlik halkı etkiliyordu. Göçebe ve köylerde yaşayan halk ise; kendi geleneklerini devam ettiriyor. Alevî-Batinî inanışları sürdürüyorlardı. Bu inanışların başında Türkmen babaları vardı ve onlar da kendilerini büyük Türk Şeyhi Ahmet Yesevî'ye ve onun Ata ünvanı halifelerine bağlıyorlardı. Cengiz istilasından önce ve sonra Anadolu'da Yesevî dervişleriyle beraber Kalenderiyye tarikatine mensup dervişler de bulunuyordu. XIII. Yüzyılda Anadolu'da önemli etkileri görülen Hayderiyye tarikatı da Yesevîlik ve Kalenderlik unsurlarının birleşmesinden doğmuş bir tarikattı. Anadolu'da bu dönemse Yeseviyye ve Kalenderiyye tarikatları ile Alevî-Batınî inanışların, sosyal ve siyasi olayların etkisi altında Babaîlik hareketi oluşmuştur. Hatta Babailerin büyük bir isyan hareketi gerçekleştirdikleri de bilinmektedir. İşte, Anadolu'da görülen Rum Bektaşîler gibi, babailik hareketinin devamı olarak kabul edilmektedir10.

Abdâl adı verilen sosyal gruplara Doğu Türkistan, Azerbaycan, Afganistan, İran Azerbeycan'ı ve Türkiye sahalarında tarihin bir çok dönemlerinde rastlanıldığı tarihi belgelerle sabittir. F.Grenard, 1898'de yayınladığı "Le Türkestan et le Tibet" adlı eserinde şöyle bahseder. Yerli halkın Abdâl adını verdiği Abdâl grubu kendilerine "Heynu" adını verirler. Kendi aralarında ayrı bir dille konuşurlar. Kendilerinin Müslüman olduğunu söylerler. Her yıl Muharrem ayının 10. günü matem ayini yaparlar. Hz.Ali'ye ve evlatlarına büyük muhabbet beslerler. Grenard, bunlardan elde ettiği Türkçe olmayan yetmişyedi kelimeden otuzyedisinin Farsça, onbirinin bozuk Farsça olduğunu, asıl dillerinin ise Türkçeyle çoğaldığını sentaks itibariyle dillerinin tamamen Türkçe olduğunu söylemektedir.

Nebelson ise 1852'de yayınladığı eserinde Hazar ötesi Türkmen toplulukları arasında Abdâl adıyla anılan bir kabilenin varlığını açıklar. Bu topluluk hakkında bize şu bilgileri verir. Oradaki Türkmenler'ce yaşatılan bir anâneye göre Türkmenler'in ayrıldığı 12 boydan altısı Kayin oğlu Hasan (Esen)dan gelmişlerdir. Bunlardan birincisi ise Abdâl boyudur. Damgaları Ay'dır.

Bir Türkmen devleti olan Safeviler döneminde İran'ın çeşitli bölgelerinde yaşayan Türk kabileleri içinde en önemli topluluklardan birini teşkil eden Şamlu, oymakları arasında Abdâllı adıyla anılan bir oymağın olduğunu görüyoruz. I. Abbas devrinde Horasan'da beyler beyi görevini yürüten Hüseyin Han ve oğlu Hasan Han'da yine bu Abdâllı oymağına mensup idiler.

Orta Asya'dan İran Azerbaycanı yoluyla Anadolu'ya bir müddet sonra da Halep, Şam Türkmenleri içindeki bazı oymaklarla İran'a giden bir Abdâl oymağının varlığını Tahmasb tezkiresi bize bildirmektedir. Bu bilgiler ışığında Abdâlların Horasan ve civarında bir Türkmen kabilesine mensup olduğunu, Moğol baskısıyla Anadolu'ya geldiklerini söyleyebiliriz. Nitekim, Cevdet Türkay'a göre Abdâl oymakları Başbakanlık Arşiv Belgelerinde "Türkmen taifesi" olarak gösterilmiş, yine bu belgeler, Abdâlların hem Türkmen aşiretleri hem de Türkmen cemaatleri olarak Anadolu'nun bir çok bölgelerine yerleştiklerini bildirir.

Başta Kırşehir olmak üzere Yozgat, Kaman, Keskin, Hacıbektaş, Avanos ve Ortaköy yöresinde yoğunlaşan Abdâllardan bir bölümü de Afyonkarahisar'ın Emirdağ ilçesine yerleşmişlerdir. Bir dönemler Türkmen beylerinin himayesinde onların düğünlerinde çalan, sünnetlerini yapan Abdâllar, Fırka-i İslahiye'den sonra şehir ve köyleri dolaşarak, düğün ve derneklerde çalgı çalmışlar, sünnet yapmışlar ve hatta oynayıp, çoluk çocuklarının günlük nafakasını çıkarmaya çalışmışlardır.

Emirdağ'a yerleşen Abdâlların bugün de geçim kaynakları genellikle aynı şekilde devam etmektedir. Ancak, Emirdağ Abdâlları ile diğer yörelerdeki Abdâllar arasındaki önemli bir fark; Emirdağ Abdâllarının çalgıları arasında bağlama bulunmazken, diğer yöre Abdâlları'nın özellikle de Kırşehir ve Keskin yöresi Abdâllarının çalgıları arasında bağlama çok önemli bir yere sahiptir. Zira, bu geleneğin en önemli temsilcilerinden olan Muharrem Ertaş, Çekiç Ali, Hacı Taşan ve günümüzde de Neşet Ertaş en güzel bozlaklarını bağlamayla çalıp, söylemişlerdir.

Emirdağ Türkmen düğünlerinin vazgeçilmez simaları olan ve yörede "edeler" olarak da tanınan Alevi zümreye mensup abdâlların çalgıları, klarnet, keman, cümbüş, davul ve tef'dir. Usta-çırak ilişkisiyle yetişen ve müzik yetenekleriyle daha çocukluk çağında çalgı çalmayı öğrenen abdâllar, Emirdağ'ın Yeni mahalle ve Yıldız Küme evleri mevkiinde toplu olarak otururlar. Evlilikleri kendi aralarında olur, dışarıya kız alışverişleri yoktur. Bu nedenle, hepsi birbiriyle hısım-akrabadır. İçki içmeyi çok seven abdâlların, kış aylarında işleri biraz durgun oluyor ama yazın, özellikle yurtdışından Emirdağ'a gelen gurbetçilerin düğünlerinin fazla olduğu 7. ve 8. aylarda işleri çok yoğundur. Yazın çok iyi kazanırlar ve bu kazandıklarıyla yıl boyu geçinirler. Borçlarına çok sadık olduklarından, yöre esnafının güvenini kazanmışlardır. Kışın alışverişlerini genellikle yaz aylarında ödemek üzere, veresiye yaparlar. Oy potansiyellerinden dolayı, belediye encümeninde bir üye ile temsil edilmektedirler.

Kırşehir vilayeti ile ilgili bir çalışmasında Prof.Dr.Ahmet Caferoğlu; abdâllardan "kendileri de yerli ahaliye karışmazlar, kimseye çalışmadıkları gibi, zaruret halinde kimseden para istemezler. Gelenek ve görenek bakımından yerli ahaliden ayrılırlar. Söylendiğine göre her Perşembe gecesi içkili meclisler kurularak, çalgılı eğlenceler tertip edilir"11 şeklinde bahsederken, bir başka çalışmasında ise Caferoğlu, "abdâlların gizli dili olduğunu, bu dilde yer alan kelimelerin dar bir sahaya değil, Filistin, Suriye ve Orta asya abdâllarının diline de şamil olduğunu ileri sürmektedir. Caferoğlu'na göre, bu gizli dilden bir çok kelimeler çingeler tarafından da benimsenmiştir"12. Caferoğlu'nun, Kırşehir abdâllarının "zaruret halinde bile kimseden para istemezler" tesbitine karşın, Emirdağ abdâllarının eskiden, "hadır" adını verdikleri "deşirme (dilenme)"ye çıktıkları görülmüştür. Bununla ilgili olarak yörede aşağıdaki fıkra anlatılır;

"Abdâllardan (edelerden) Kör Bektaş bir gün köylere "hadır"a yani "dilenme"ye gider. Kaç köy dolaştıysa hadır edemez. Bir köye yaklaştığında ise, eşeği de yorulmuştur, kendisi de. Ne kadar zorladıysa eşek yürümez. Bir yolcu gelir;
- Selâmünaleyküm, der
Kör Bektaş;
- Aleykümselâm edem, diye karşılık verir.
Yolcu;
- Ne o Bektaş? Ne ediyon len? der.
Kör Bektaş;
- Ne ediyim edem. Hadır'a geldik. Hangi eve vardıysam, un uçuyo, kepek kaçıyo. Sıçanlar (fareler) "altı aydır ağzımıza tane değmedi" diye yemin ediyolar. Valla bu işe eşek de şaştı, Bektaş'da, der.13
"Şaşkınlık" ifadesi olan "bu işe eşek de şaştı, Bektaş'da" sözü bugün Emirdağ'da kullanılmaktadır.

Emirdağ abdâllarının da kendi aralarında konuştukları gizli dilleri vardır. Emirdağ'ın yerli halkına "geben" adını verirler. "gebeni zanıtma" sözü ise "Emirdağlı'ya yüz verme" anlamındadır. "hadır" kelimesi "deşirme=dilenme"nin karşılığıdır.

Emirdağ türkülerinin nesilden nesile aktarılmasında önemli katkıları bulunan, usta yorumlarıyla geniş halk kitlelerine sevdiren; kendilerine has sosyal yaşantılarıyla topluma renk katan ve ayrılmaz bir parçası olan Emirdağ abdâllarından sözetmeye çalıştım.Sözlerimi, abdâllardan Çınar Başkaya'dan aldığım bir dörtlükle bitirmek

Edeler edeler bizim edeler,
"Hadır"dan geliyor bizim gedeler,
Kimsenin malında gözleri olmaz,
Emirdağ'ın gülü bizim edeler.

  • Okunma: 1191

Yorumlar (1)Yorum Yap

  • aziziyeli selim

    Edelerimizle bölünmez bir bütünüz,onlarsız düğünümüz derneğimiz olmaz.Türkülerimizi en güzel onlar söyler,gerisi yalandan söyler...